Var olanı, diğer var olandan ayırmak, durumların yarattığı duygu ve düşünceleri açık seçik ifade edebilmek için kavramlar yaratırız. İçlerini, zamana ve mekana göre değişen anlamlarla doldururuz. Kavramlar, bu yapılarından ötürü, değişen, dönüşen yani bizimle yaşayan sözcüklerdir.

Şimdilerde, kişilerin, diğeri ile ilgili genel izlenimlerini “ölçülü birisi” diye ifade ettiğini duyuyorum. Aşkın, taşkın, aşırı, abartılı… bulmadıklarımıza “ölçülü” diyoruz. Eskiler bu tip kimselere “edepli” diyorlardı. Günlerden bir gün, edep banalleşti, popülaritesini kaybetti. Onu çöpe attık. Edepten uzaklaşırken, özgürleşeceğimizi, coşarak ve koşarak, kendimize yaklaşacağımızı, kendimizle daha yakınlaşacağımızı umduk.

Peki öyle mi oldu?

Maalesef ki bazı kavramlar, onlara yaptığımız ihanetin bedelini, giderken peşine başka kavramları da takmakla ödetiyor. Edep de öyle yaptı. Hayatımızda iyinin, güzelin, estetiğin izlerini arar olduk.

Edep giderken vefayı da takınca peşine; geçmiş anılarımızı, gelecek hayallerimizi, anı yaşamak çukurunun içinde ölü bulduk.

Aşkı, savaşma seviş cümlesinin içine koyuverince; savaşa benzeyen, sonunda ille de zafer arayan, önce gidenin ya da en çok kalanın kazandığı aşklarda aşkı arar olduk..

Tevazu, hoşgörü, empatiyi fazla edepli bulup yerinden ettik de, narsizme yer açtık ya hani; yapay özgüvenlerimizle şişirilmiş balonlarımızın içinde birbirimize tepeden bakar olduk.

İnsani jestlerimizden, mimiklerimizden sıkılıp, sıyrılınca; oha, çüş, yuh nidalarıyla başka bir dilde şaşırıp, sevinir olduk.

Köşe dönmece, köşe kapmaca oynarken döktüğümüz teri, alın teri sanar olduk.

Öyle bilendik ki birbirimize, soyundukça soyunarak, örtündükçe örtünerek öç alır olduk.

İyilik yaparsak kötülük buluruz diye, teşekkür etmeye tenezzül etmeyecek, özür dilemeye gerek duymayacak kadar birbirimizden korkar olduk.

Utanılacak şeyler yapanlar, yüksek makamlarda, yükseldikçe yükselirken, ünlü, şanlı, şöhretli oluverince birileri hiç yoktan, utanmaya özenir olduk.

Ölçüyü öylesine kaçırdık ki, duyarsızlaştık. Meydan okuduğumuz doğanın; sel, deprem, kuraklık gibi tepkilerle bizi kendimize getirme çağrısını duymaz olduk…

Sizler de eklemeler yaparsınız bu listeye, mutlaka sabrınızın taştığı, ölçü kaçtı dedikleriniz vardır. Ama iyi ki varsınız, “ölçülülük” arayışına girenler var, iyi ki!

İki küçük not iliştirivereyim yazının sonuna, umarım zevk alırsınız. Biri, Can Yücel’in “Tam Zamanında” adlı şiiri diğeri “Son Armağan” diye bir film. Tavsiye ederim.

Tam zamanında, tam kıvamında yaşayacağınız, iyi haftalar dilerim.

Nisan 8, 2018
  • 0
  • 0

Add Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *